YARATILIŞIMIZLA BİRLİKTE BİZLE VAR OLAN DELİLLER

This post is also available in: İngilizce, Arnavutça, Arapça, Boşnakça

Onlara delillerimizi hem ufuklarda hem kendi benliklerinde göstereceğiz. Ta ki onun gerçek olduğu kendilerine apaçık belli olsun. Rabbin’in her şeye tanık olması yetmez mi? (41:53)

Ayette “benlik” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası “nefs”tir. Türkçe’de bu kelimenin ifade ettiği anlama karşılık “can, ruh” gibi kelimeleri de kullanmaktayız. Kuran’da bu kelime birçok yerde geçer ve bizim maddi bedenimizle bütünleşmiş olan özümüzü ifade etmek için kullanılır.(Kuran’da “ruh kelimesi geçmekle beraber Türkçe’de bizim kullandığımız “ruh” kelimesinin sahip olduğu anlamlar Kuran’da daha çok “nefs” kavramıyla karşılanmıştır.) Kuran, “nefs”i bizim bilinç halimiz, benimizin özü olarak takdim eder. “Nefs” maddi vücudumuzla tamamen bütünleşmiş olarak vardır; yaptığımız iyilik ve kötülükleri meydana getiren “nefs” denen benliğimiz, bilincimizdir.

Sitemizin bu bölümünde ele almak istediğimiz konu ayette benliklerimizde (nefislerimizde) deliller olduğunun vurgulanmasıdır. Kuran “ufuklarda” ifadesiyle dış dünyada delillerin varlığından bahsettiği gibi, benliğimizi dış dünyada gördüğümüz maddi objelerden ayırarak onda da deliller olduğunu özellikle vurgulamaktadır. Felsefede ontolojik delil(ler) diye ifade edilen delil(ler), apriori diye ifade edilen, duyu deneyine hiç başvurmadan yalnız akıldan türetilen delil(ler), Kuran’ın işaret ettiği benliklerimizdeki (nefislerimizdeki) delillere örnektir. Daha önce incelediğimiz mucizeler; uydu, teleskop, mikroskop, denizaltı, vb. olmadan, fizik, kimya, biyoloji bilimleri son asırdaki seviyesine gelmeden söylenmesi mümkün olmayan bilgilerle ilgilidir. Bu bölümde incelediğimiz “benliklerde deliller”olması ise felsefi bir kültürün, zengin bir düşünce yapısının olduğu bir ortamda ancak ifade edilebilir. Peygamberimiz’in kabilesi ticaretle, hayvancılıkla uğraşan insanlardı. Peygamberimiz, ne antik çağdaki Ploton’un Akademia’sı, ne de modern çağdaki Kartezyen okulları gibi düşünce hayatının renkli ve canlı olduğu bir ortamda bulundu. Bu yüzden dış dünyada görünen deliller dışında, insanın kendi benliğinden gelen deliller olabileceğinin ayrı ayrı söylenmesi, Peygamberimiz’in bulunduğu ortam ve şartlar içinde dikkate değerdir.

ONTOLOJİK DELİL

Allah’ın gönderdiği tüm dinlerin en temel mesajı, Allah’ın mükemmel bir varlık oluşudur. Dış dünyada Allah’ın yarattıklarının her birini incelediğimizde buna daha çok tanıklık ederiz.Ontolojik delili savunan filozoflar ise farklı olarak Allah’ın varlığına dış dünyadan değil, zihnimizde yaratılışımız gereği var olan “mükemmellik” veya “Mükemmel Varlık” fikrinden ulaşmaya çalışmışlardır.

Felsefe tarihinde ontolojik kanıtın ilk açıklamalarına rastladığımız kaynakların arasında Farabi ve İbni Sina vardır. Farabi, ontolojik delili, dış dünyaya (kozmolojik) dayanan delillerle karıştırarak inceler. Buna göre Allah’ın varlığı zorunludur, bir an için Allah’ı yok kabul etmeye kalkarsak zihin çelişkiye düşer. Geri kalan tüm varlıklar mümkün varlıklardır; bu varlıkların varlığı gibi, yokluğu da düşünülebilir. Mümkün varlıklar, zorunlu varlıkta son bulmazsa, zihinsel çelişki ortaya çıkar… Farabi’nin delili ontolojik ve kozmolojik delillerin karışımı olduğu için birçok kişi felsefe tarihinde bu delilin izlerini ciddi bir şekilde ilk olarak İbni Sina’nın eserlerinde bulunduğunu söyleyenler de olmuştur.

Batı dünyasında Anselm ile ve ondan sonra da Descartes ile bu yaklaşım meşhur olmuştur. Bu delil en çok Descartes ile anılmaktadır. Descartes hiçbir yanlışa düşmemek için bildiği tüm bilgileri yok sayarak felsefesine başlar. Daha sonra “Düşünüyorum öyleyse varım” diyen Descartes, kendi benliğinin inkâr edilemeyecek şekilde var olduğunu; düşünmenin asla inkâr edilemeyecek olmasının temelinde kabul eder. Daha sonra Descartes bilmenin şüphe etmekten daha büyük bir mükemmellik olduğunu anlar ve bu mükemmellik fikrinin kendisini nasıl en Mükemmel’e götürdüğünü şöyle açıklar: “Bundan sonra şüphe etmem, yani varlığımın mükemmel olması üzerine düşünerek (Çünkü bilmenin şüphe etmekten daha büyük bir mükemmellik olduğunu açıkça görüyordum) olduğumdan daha mükemmel olan bir şeyi düşünmeyi nereden öğrendiğimi araştırmaya karar verdim ve bunu gerçekten daha Mükemmel bir Varlık’tan öğrenmiş olmam gerektiğini apaçık anladım. Kendi dışımdaki başka birçok şey; örneğin gök, yer, ışık, sıcaklık gibi daha binlerce şey hakkındaki düşüncelerime gelince, bunların nereden geldiğini bilmekte o kadar zorluk çekmiyordum; çünkü onlarda kendilerini benden üstün kılacak hiçbir şey görmediğimden, hakiki oldukları takdirde ise onları yokluktan edindiğime, yani bir eksikliğim bulunması dolayısıyla bende bulunduklarına inanabilirdim. Ama bu, kendi varlığımdan daha Mükemmel bir Varlık fikri için aynı olamazdı. Çünkü onu yokluktan edinmek açıkça imkansız bir şeydi; sonra da en mükemmelin daha az mükemmelden çıkmasında, ona bağlı olmasında, hiçten bir şeyin meydana gelmesinden daha az aykırılık bulunmadığına göre, onu kendimden de edinemezdim. Böylece, olduğumdan daha mükemmel bir varlık, hatta herhangi bir şekilde bende bir fikir bulunan bütün mükemmelliklere sahip olan bir varlık tarafından, yani tek kelimeyle söylersem, Allah tarafından bu fikrin bana verilmiş olması olasılığı kalıyordu geriye.”

Descartes

Descartes insan benliğindeki Allah fikrinin, bir esere sahibinin kendi markasını basması gibi, Allah tarafından işlendiğini söyler.

Descartes benliğindeki (nefsindeki) delilleri inceleyerek Allah’ı bulur. Descartes insanın benliğine Allah fikrinin, bir esere sahibinin kendi markasını basması gibi, Allah tarafından işlendiğini söyler: “Zihnimin uydurması veya yapması da değildir. Zira ondan bir şey eksiltmek veya ona bir şey katmak elimde değildir. Dolayısıyla onun da yaratıldığım zaman benimle birlikte doğmuş ve meydana getirilmiş olduğunu söylemekten başka diyecek hiçbir şeyim kalmıyor. Doğrusu Allah’ın bu fikri, beni yaratırken, sanatkarın eserine işlediği bir marka gibi, zihnime koymuş olmasını garip bulmamalıdır…”

Kuran benliklerimizde deliller olduğunu söyler. Buraya kadar Descartes gibi düşünürlerden benliklerimizde doğuştan “Allah’ın varlığı” fikrinin var olduğuna dair açıklamalarını inceledik. Tahminimizce Kuran’ın benliklerimizde deliller olduğunu söyleyen ayeti “Allah’ın varlığı” fikrinin zihnimizde olmasından daha geniş anlamda delillere de işaret etmektedir. Kanımızca “Apriori” olarak tanımlanan benliğimizin, zihnimizin doğuştan sahip olduğu tüm özellikler, bu ayetin işareti kapsamındadır. Örneğin son 20-30 yılda yapılan modern psikolojiyle ilgili deliller, doğuştan zihnimizde iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz gibi kavramların varlığını göstermektedir. Böyle bir deneyde bir yaşın altındaki çocuklara birbirine yardım eden ve birbirini engelleyen kuklalar gösterildiğinde; çocukların yardımcı kuklaları engelleyicilere tercih ettikleri, kimi durumlarda engelleyici kuklalara vurarak cezalandırma yoluna bile gittikleri görüldü. İyi-kötü gibi yargıları ve adalet gibi kompleks ahlaki kavramları çocukların bu kadar küçük yaşta öğrenmesine imkan olmadığına göre, bu kavramlara doğuştan sahip oldukları anlaşılmaktadır. Dinin eb temel emir ve yasaklarının birçoğu ahlak alanıyla ilgilidir; insanın doğuştan (apriori) sahip olduğu bu ahlaki kavramlar, Allah’ın ahlakla ilgili bize yükümlülükler yükleyeceğinin, benliklerimizde doğuştan var olan delilleridir.

İbn Sina

İbn Sina da ilk yaratılışımızdan itibaren bizle var olan delillerin üzerinde durmuştur.

YARATILIŞIMIZA KODLANANLAR

O halde sen yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın yaratılıştan verdiğine çevir ki, insanları onun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değişiklik olmaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çoğunluğu bilmemektedir. (30:30)

Yaratılışımızdan bizde kodlu olan bilgiler hem Allah’ın dininin söylediklerine uygundur, hem de bu yaratılış Allah’ın mükemmel yaratışının delilidir. Ayette “yaratılıştan verilen” diye çevirdiğimiz “fatara” ifadesi; ilk yaratılış tarzını, yaratılışımızda verilen özellikleri ifade etmektedir. Bu bölümün başında benliklerimizde deliller olduğunu söyleyen ayeti “yaratılışa uygunluk” olarak düşünürsek, söylediklerimiz daha rahat anlaşılır. Descartes’in savunduğu şekilde “doğuştan fikirler, yaratılıştan gelen fikirler” şeklinde açıklama bir çok kişiye anlaşılması zor gelmektedir. Descartes’in savunduğu tarzda bu fikri anlamak için insanın zihin yapısı üzerine çok dikkatli bir konsantrasyon gerekmektedir. “Doğuştan fikirler” şeklinde açıklama da muhakkak yaratılışa uygunluğu ifade eder; fakat yaratılışa uygunluğun “yaratılışımız ve dinin söylediklerinin uyumu” çerçevesinde ele alınması da mümkündür ve bu geniş kitlelerce daha rahat anlaşılabilir.

Birçoğumuz “Nereden geldim”, “Niye varım”, “Nereye gidiyorum” sorularına cevap aramaktadır. Dikkatli düşünürsek tüm bu soruları sorma nedenimiz bu soruları soracak şekilde yaratılmamızdır. Birçok insan bu sorulardan kaçtığı, düşünmemeye uğraştığı ve kendi yaratılış özelliklerini bastırdığı için yaratılış gereği olan bu soruları sormaz. Kısacası bizi Yaratanın bize bu soruları sordurtması bizi “dine inanacak şekilde yaratması”, bu ise “bir din gönderecek olması” demektir. Çünkü bu soruların din dışında cevabını veren hiçbir sistem yoktur. Yani bir dinin olması gerektiğinin delili, bizim yaratılıştan bir dine inanacak şekilde yaratılmamızda gizlidir.

Bizi susatan Allah, karşılığında su bulma imkanını da, suyu da yaratmıştır. Bizi acıktıran Allah, karşılığında sayısız yiyeceği yaratmıştır. Dikkat edilirse acıkma, susama hissi; dış dünyada suyun, yemeklerin olmasından farklıdır. Canımız su yerine, yani hidrojen ve oksijen atomlarından oluşan bu molekül yerine, Dünya’da hiç olmayan, bize yararsız veya vücudumuzla alakasız bir molekülü de arzulayabilirdi. Fakat, hayır! Vücudumuz kendisi için en gerekli olanı ve var olanı yaratılıştan isteyecek şekilde yaratılmıştır. Sonsuza dek var olmak, hiç yok olmamak; bizim sudan, yemekten daha büyük ihtiyacımızdır. Hayatın devamı her türlü istekten, arzudan üstündür. Yani Allah, bizi ahirete baştan muhtaç yaratmıştır. Eğer Allah vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi. Yaratılıştan bize verilen bu istek ise ahiretin bir delilidir.

Susama hissi

Bize susama hissini veren Allah, suyu da yaratmıştır. Acıkma hissini veren Allah, yiyecekleri de yaratmıştır. Eğer Allah, Ahiret'i yaratmayacak olsaydı, bizi Ahiret'e muhtaç yaratmazdı. Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.

Görüldüğü gibi bizim yaratılışımızda hem Allah’ın, hem dinin, hem ahiretin delilleri mevcuttur. Rum suresinin 30. ayetinin sonlarındaki ifadeye dikkat edelim. “Doğru ve eskimez din işte budur.” Çünkü bu ilk insanın yaratılışından beri var olan, insanın yaratılışında taşıdığı delillerdir. Bu delilleri okumayı beceren Allah’a inanır, dine inanır, ahirete inanır. Fakat ayetin en son cümlesi de çok anlamlıdır. “Fakat insanların çoğunluğu bilmemektedir.” Gerçekten de birçok insan, yaratılıştan kendisinde olan bu delilleri değerlendirememekte ve kendi kendilerini inkâr etmektedirler.

Leave a Comment